24 Aralık 2013 Salı

Kankalar evlenmesin!!!

Siz siz olun en yakın arkadaşım diyeceğiniz kişi hakkında eyice araştırma yapın, sevgilisi, manitası, nişanlısı, flörtü, belalısı, düşmanı, tanıdığı, tanımadığı..

Çayını nasıl içer, kahveyi nasıl sever, yatağın hangi tarafına yatar, ne sıklıkla osurur, kimse yokken burnunu karıştırır mı, karıştırırsa çıkardığı zerzevatla hangi geometrik şekli yapmayı tercih eder, eşli batakta ihaleye kaçla girer?? Bu soruların cevabı çokkk önemli.. Ama daha önemli olan sorular var kiii; kız/erkek arkadaşıyla ciddi olup olmadığı ve ne zaman evliliği düşündükleridir.. Şimdi öklid ve gaus amcanın ortaklaşa bulduğu ama dünya kamuoyuna sunmadıkları önemli bir matematiksel hesaptan bahsedeceğim.. (integral bilmeyenler bakmasın, türev bilmeyenler göz gezdirebilir, trigonometri poroblemi çözmemişler ölün siz daha ne okuyonuz)

Sizin evlenme ihtimaliniz olan tarih( x diyelim kısaca) - ennn yakın arkadaşınızın evlendiği tarih( e buna da y kaldı)  === 1 ise ilk aylarda zorlanacak sonra kendinizin nişanıydı, düğünüydü, nikahıydı, eşyasıydı, masa üstüsü, rendesi, nevresim takımı, çaydanlık seti, kahvaltılık takımı, 48 parça yemek takımı, bornozu, havlusu, havlu kenarı, yemenisi, oyası, inciği, cinciği, bıncığı derken aklınıza bile gelmeyecek.. Amaaaaa

x - y >> 1 ise , hatta öyle tahmini bir tarih bile ortada yoksa , hatta aday adayı bile yoksa, hatta siz daha aşk acısı çekiyorsanız b.oku yediniz.. (noktayı boşuna koymuşum şindi farkettim, takılma ayrıntıya!! )

Bu demek oluyor ki daha erken yeaa diye geçiştirdiğiniz, feysinizde nişanlanan, sözlenen, evlenen, hatta çocukları bile olan arkadaşlarınızı ve fotolarını görmezden geldiğiniz, ben foto paylaştığımda benimkini de beğenir bunlar diye ileriye yatırım yapmak için beğenip hızla olay mahallinden uzaklaştığınız durumlar artık bitti.. Çünkü en yakın arkadaşınız evlendi!!!

Evlilik fotoğraflarını, aile içi çekilmiş fotoları, dekorasyon beğenilerini, daha usturuplu paylaşımları, içinde bizzat eşi olan, o olmasa da etiketi olan iletilerini görmezden gelemezsiniz.. Yapabileniniz varsa ayakta alkışlıyorum.. Burada birilerinin "kıskanççççç" dediğini duyar gibiyim, vicdanım mı o ? Kıskanıyorum tabi daha dün " ayşeeeee, ayşeee diye omzunuzda ağlayıp , ben o kızı çok seviyorum, beni yalnızca sen anlayabilirsin kanki" diyen adam ayşeyi çoktan unutup fatmayla evlenmiştir.. Son zamanlarda durup durup Ayşe (nefret etseniz dahi) denen hatundan bahsedip olayı bulandırmanız da Fatma'yla mutlu bir izdivaç yapmasını engelleyemeyecektir..

Fatma Ayşe'ye bin bassa bile garıdır işte, kıskançtır, içten içten sizi öldürüp, üzerine faili meçhul cinayet süsü verip boş bir araziye atmak istemektedir.. Bu isteğini de cümlelerinin sonuna tatlı! bir gülümseme ile eklediği "şekerim, hayatım, tatlım, kaymaklı ekmek kadayıfım" kelimelerinden anlayabilirsiniz..

Yukarıdaki emmilerin formülünü iyice uygulayın gerekirse avucunuzun içine not edin ki sonra ben aşk acısından ölüyom kankaağğ diye ağladığınızda karşınızdaki kişinin derdi "eve kaç ekmek alsam yeter, amaann bugün ne pişirsem, hafta sonu hangi aile büyüklerine ziyarete gitsek, ne zaman çocuk yapsam,elektrik süpürgesinin biten torbasının seri numarasını aklında tutmak"  olmasın..

Bi de her kankeytonuzu (KANKEYTO NE LA!) arayacağınız zaman  ''bu saat uygun değil kızım ya şey yapıyolarsa" diye aklınıza zibilyon tane kurt düşer ki sormayın! O bahsedilen zaman prezınt pörfekt tenstir, yani her an olabilir.. Bütün yeni evli çiftler, evlenmeyenlere(cahil cühela takımı ) göre her an sevişmekte, her an uygunsuz vaziyettedirler, aklınızdan fantazilerinizde bile gelmeyen pozisyonlar geçer o telefonu elinizde tuttuğunuz iki saniyecikte..

Usulca rehberden çıkar, bu arkadaşlarınızda evlenene kadar doğru dürüst iletişim yolu bulamazsınız.. Siz de evlendikten sonra akşamları yemek davetlerine gidilip gelinebilir, çocuklar kaynaştırılabilir, çocuk pişik sorununa birlikte çareler aranabilir..

Tabi çocukların arasındaki yaş farkı çok* olmaması kaydıyla..

*Çok'tan ne kastedildiğini pissagor dayının,  öklid ve gaus emmiye hırslanarak bulduğu formülle açıklamak isterdim ama o çok karmaşık bir poroblem, üst düzey matematik bilgisi gerektiriyo.. Yazdıklarımı anladıysan o kadarını da anlamayıver..


22 Aralık 2013 Pazar

monako prensesi ve külkedisi

Üniversite 1. sınıftayım. İlk defa evden bu kadar uzun süre ayrı olmuş olmamın buruk bir hüznüyle, özgürlüğün farkına varmanın tılsımlı keyfi arasında gidip geldiğim günlerden biri.. Okuldan arkadaşlarla toplu halde çıkarken bir ağaca yapıştırılmış üzerinde "öğrenciye burs gibi iş fırsatı" başlıklı ilanı gördüm.. O günlerde bir öğrencinin başka bir şehirde okumasının maliyetinin bu kadar yüksek olduğunu yeni yeni fark ediyorduk ailemle.. Gönderdikleri para onların bütçelerini fazla fazla aşmasına rağmen bana yetmiyordu.. Yurt iki öğün yemek verdiğinden (kaçırmazsan tabi ya da okuldan geldiğinde sana kalmışsa) 3. öğünü ancak ilk 15 gün yiyebiliyordum.. Sonrası o iki öğünü kaçırmamak için ekstra bir çaba harcıyordum.. O zamanlar ergenliğin son turlarında olduğumdan iştah şurubu içirilmiş çocuklar gibi, yedikten yarım saat sonra bile acıkma potansiyeline sahip bir bünyem vardı.. Ben de her üniversiteli genç gibi ilkokul ikiden terk teyzelerin övgüyle "okurken çalıştı" diye tabir ettikleri sınıfa dahil olmak istedim derken o ilandaki numarayı telefonuma kaydettim, arkadaşlarla yol ayrımında ayrılır ayrılmaz da aradım.. Ertesi gün akşam saat 17.00 da görüşmeye çağırdılar.. Nasıl heyecanlıyım, yerimde duramıyorum, çevremde hiç çalışan arkadaşım olmadığından da bu durumun nasıl bir şey olduğunu soramıyorum.. Aklımdan ne sorarlar ne cevap veririm diye geçirerek okul çıkışı verdikleri adrese gittim.. Ankara'da çoğu iş yeri kızılaydaki bir binanın 2.,3.,5,7. katıdır bunu bilmediğimden ve çiçeği burnunda saftrik bir kız olduğumdan dualar ede ede, aklımdan türlü korku filmlerine konu olabilecek senaryolar geçe geçe 3. kata çıktım.. Bildiğin apartman evi (başka ne türlüsü oluyosa) gibi bir kat, daireyi bulup zili çaldım. Benim yaşlarımda hareketleri benden hızlı, öz güvenli, saçlarını savura savura yürüyen bir kız açtı kapıyı.. "İş için mi geldin, şuraya oturabilirsin" deyiverdi 15-20 sandalyeyi dizdikleri yeri göstererek. Benden önce 5-6 kişi gidip oturmuş aralarında fısıldaşıyorlardı işle ilgili. Tam onları dinlemeye çalışırken kapı çaldı, yine aynı kız kapıya yöneldi, benim yüzüme benzer yarı korkulu yarı heyecanlı yüzler belirdi akabinde benim gibi şaşırarak gösterilen sandalyeye oturdular.. Tekrar tekrar kapı çaldı, sandalyeler doldu, insanlar ayakta kaldı.. Sonra iki adam girdi içeri, gayet ciddi kot pantolon üstü kanvas ceketlerle.. Tahminen 40lı yaşlarda olan adam konuşmaya başladı, daha genç olan sağında durup konuşanın ona sözü bıraktığı yerlerde tamamlayıp, misyonunu bitirdikten sonra tekrar yaşlı(diğerine göre) adama bırakıyordu sözü.. İşi ne kadar ciddi anlatsalar da özünde "kapı kapı diş fırçası pazarlamak" tı.. "Çıkmak isteyenler, bu kadar basit bi işi yapamam diyenler, daha çalışmadan pes etmek isteyenler şimdi hemen çıkabilir" diyerek hem bilinçli bir motivasyon arttırmayı amaçlayıcı cümlelerle bizi gaza getirmek hem de daha işe bulaşmadan "çalışmaya niyeti olmayıp da şöyle bi bakıyım neymiş" diyenleri elemek istediler. Kimse çıkmadı tabiki, belki biri çıksaydı ikincisi de çıkardı ama sürü psikolojisi bu olsa gerek.. İş tanımına devam edip eski elemanlardan örnekler vererek bitirdiler. Düzmece bir anketle (ağız ve diş sağlığı üzerine), anketörmüş gibi kapıları çalıp diş fırçası pazarlayacaktık.. Pazarlamacı olduğumuzu kesinlikle anlamamalılarmış (bunu işe başladıktan sonra daha net anladım).. Çünkü halkın pazarlamacılara itimadı anketörlerden bir hayli düşük.. Pazarlamacı deyince insanların aklına "Eyvah biraz daha konuşmasına izin verirsem beni birazdan kandıracak!" imajı oluşuyor, ki haksız da sayılmazlar.. Annemin pazarlamacılardan aldığı dandik ingilizce kitap setine tonlarca para ödediğimizi hatırlayınca bir fena oldum.. Her ev hanımının böyle bir kazıklanma hikayesi vardır özellikle kitap ve tencere sektörü bir zamanlar ayakta kalmayı bu yönteme borçludur diye düşünüyorum.. Neyse ertesi gün işe sadece 3-5 kişi gitmiştik, "evet yarın kesin gelcez" diye sözler veren diğer öğrencilerin neden gelmediklerini anlamak zor değildi türlü bahaneleri benim beynim de üretti çünkü.. İlk iş günümde öğrenim seviyesi liseden terk olan, ama bu işte en fazla prim yaptığı için kovulmayan yarı fırlama yarı serseri bir çocukla birlikte gidip nasıl anket yapıldığını ve tabiki satışa nasıl geçildiğini öğrenmekti.. Çocuk kendisini ''Ankara Üniversitesi diş hekimliğinde" okuyorum diye tanıtıyordu, nitekim ben de o akşam işin bitip servise binilene kadar öyle biliyordum.. Bu işte staj süresi bir gündü (yani 3 saat) ertesi gün seni işi bilen sınıfına alıyorlar ve yanına ona işi öğretmen için yeni stajeri veriyorlardı.. İlk zamanlar kapıların yüzüme kapanması gururuma dokumuyor, bu işi asla yapamayacağımı düşünüyor bulduğum merdiven arasında ağlıyordum.. Zamanla bu sadece harçlığımı çıkartacağım iş olmaktan çıkıp, sabrımı, azmimi sorgulayacağım bir sınav gibi gelmeye başladı.. Olaya böyle bakınca her şey daha kolay oluyor, kapanan kapılara eskisi kadar aldırış etmiyor, hatta "böyleleri de varmış" diyerek sanki yeni bir tür keşfetmiş bir zoolog/botanikçi gibi haz alıyordum.. Her gün biraz daha fazla satıyor, o genç olan patronu hayrete düşürüyordum.. Oysaki ilk zamanlar bu performansı benden beklemediği için grbuna dahi almamıştı ve diğeriyle çalışıyordum.. Bir gün haftalığımı alırken "bundan sonra benim grubumdasın" dedi, yapılan iş aynı olduğuna göre kimin grubunda olduğum umrumda değildi ki, "benim için fark etmez" dedim.. Meğersem daha başarılı olanları kendi grubunda toplayıp sonra diğerine üstünlük taslıyormuş.. Neyse yine bir gün yanıma Seçil diye bir kızı verdiler, kendi ilk iş günümün ne kadar zor geçtiğini, işe devam edip etmede bir ayrım olduğunu bildiğimden yanıma verilenlere son derece hoşgörüyle davranıyor, işin aslını en basit şekilde anlatmaya çalışıyor, bir sonraki gün gelmeleri için teşviklerde bulunuyordum.. Ama bu diğerlerinden biraz farklıydı, görür görmez ertesi gün gelmeyeceğini, bana ayak bağı olacağını anlamıştım.. Güzel yüzlü bir kızdı, çıt kırıldımdı, muhtemelen ailesinin el bebek gül bebek yetiştirdiği, duysalar asla çalıştırmayacakları, burdan kazanacağı paranın birkaç katını rahatlıkla yollayabilecekleri bir aileden geliyordu.. Büyük ihtimal "okurken çalıştı" gruruna nail olabilmek için bir oyun gibi görerek başvurmuştu.. Patronun bize gösterdiği apartmanlara tek tek girmeye başladık ama değil diş fırçası satmak bizi görünce hortlak görmüş gibi tepki veriyorlardı. Muhtemelen pazarlamacıların çok sık uğrak yeri olan bir semtti, anketin bitmesini bile beklemeden kapılar kapanıyordu.. Servise bindiğimizde en düşük rakamı söyleyen olmak istemiyordum olmamalıydı, olamazdı.. Son günlerde en yüksek rakamları ben söylüyor, üstüne övgü dolu sözler alıyor (bunlar hiç umrumda değildi), çantanın tamamını bitirince de günlüğün üçte biri kadar prim alıyordum. Bu da haftalığımın %35 artması anlamına geliyordu ki ben daha çok bu kısmıyla ilgileniyordum..Bugün işler ters gidiyordu, bir süre sonra "bu böyle olmayacak, karşıdaki apartmanlara girelim burdan bize iş çıkmaz, ama aramızda kalsın patrona söyleme" diye tembihledim.. Kızcağız da ne bilsin tamam diyerek peşime takıldı.. Apartman 11 katlıydı, her katta 4 daireden 44 ev ederdi, hem daha az uğraştırıcı, hem ekonomik seviyeleri diğerlerine nazaran yüksek olduğu için daha fazla satabilirdim.. Girişinden girer girmez merdivenlere yöneldim, "asansöre binseydik" diye mırıldandığında ben 1. katı çıkmış monako prensesini bekliyordum.. "Asansörle çıkarsak bu saatte kapıcıyla karşılaşma ihtimalimiz olduğundan yürüyerek çıkmak daha mantıklıdır" dedim işin kurallarından birini söyler gibi.. Ben merdivenleri çifter çifter tırmanırken nefes nefese beni oyalamak için cümleler kuruyordu, aramızdaki fark 2 kata çıkınca durup beklemeye karar verdim.. Yanıma geldiğinde konuşamayacak kadar yorgun olduğunu fark ettim, o nefes alış verişlerini düzene sokana kadar ben kapıyı çaldım.. 35li yaşlarda, sarı saçlı, düzgün fizikli, güler yüzlü bir hatun kapıyı açtı, o güne kadar o kadar çok kişiyle konuşmuştum ki yüzlerine bakar bakmaz kimin alıp almayacağını kestirebiliyordum artık.. Bu kadın eğer konuşmayı tamamlayabilseydim alacaktı.. Ben anketteki soruları güler yüzle tek tek okuyup önümdeki dosyaya rastgele formalite icabı çentikler atarken, arkadan zebellak gibi bir adamın yaklaştığını gördüm.. Bir sonraki soruya geçtim "Diş fırçanızı ne sıklıkla değiştiriyorsunuz?
A.) iki ayda bir
B.) üç ayda bir
C.)altı ayd... ''Siz kimsiniz" diye sordu cümlemin bitmesini beklemeden. "Biz üniversitede öğrencileriyiz, part-time olarak ağız ve diş sağlığıyla ilgili anke..." derken kalan harfler çıkamadan bir yeni soruyla daha karşılık verdi çatık kaşlarıyla.. "Kimliğinizi çıkarın".. Kendimi cinayet soruşturmasında bir numaralı zanlı yanımdaki monako prensesini de tetikçimmiş gibi hissediyordum, birazdan ağzım burnum kanlar içinde sızmışken masaya yumruğuyla vurup bu işin içinde başka kimlerin olduğunu soracak gibiydi.. Kimliklerimizi serviste unutmuştuk ikimizde, ne kadar dil döktükse de öğrenci olduğumuza inandıramadık.. "Pkklı olmadığınızı nerden bileyim" akabinde "Ya çantanızda bomba varsa" gibi söylemleriyle benim hayal gücümü bile solda sıfır bırakıyordum.. Başka zaman olsa "ne yiyip içiyorsun amca iyi misin" diye dalga geçerdim ama öyle sert bakıyordu ki hem esprim havada kalmasın hem paçayı sıyırabilelim diye makul cümlelerle karşılık verdim.. Hole geçip birine telefonda "Çabuk buraya gel" dedi, bir dakika geçmeden orta yaşlarda bir adam belirdi yanımızda.. "Bunları sen mi içeri aldın" diye sordu daha sert bir uslupla.. Adam bizden tırsak çıktı "Hayır, ben onları hiç görmedim, çöpleri aldığım sırada girmiş olmalılar" dedi.. Ben de sanki kendi g.tümüzü kurtarmışız sıra adamınkine gelmiş gibi "Biz başkasının ziline basarak girdik" dedim saftirikçe.. Bunları götür dedi, arkadan da göz kaş işareti yaptı.. Monako prensesinin çok istediği asansöre binme şerefine nail olmuştuk, kapıcı benden insaflı çıkmıştı, evinin önüne götürüp "Bekleyin burda bir yere kaybolmayın dedi".. Sesinde az önce bizim yüzümüzden yediği fırçanın intikam kırıntılarını sezdim, nitekim o da hole gidip telefonla konuşuyordu, hayır konuşmuyordu bir ihbarda bulunmak istiyordu, 155 i aradığını anlamakta gecikmedim.. O iki saniyede aklımdan yurda gitmediğim için anında annemi arayacakları, annemin saniyesinde beni arayacağı, karakolda olduğumu öğrenirse ortalığı ayağa kaldıracağı, dayımın beni karakollardan toplayacağı, bir de annemin çalıştığımı duyduğunda yakalanacağı "çocuklarına yetemeyen ebeveyn sendromu", elbette ki ne kadar üzüleceği geçti. Prenses leydiye (Monako prensesiydi pardon) "kaçıyoruz" dedim.. "Neee" dedi.. "Karakollaramı düşelim istiyosun peşimden gel" dedim ve hızlıca açtığım sokak kapısından önce ona yol vererek koşmaya başladık. Önde ben arkada bilmemne prensesi ikimizin arkasında kapıcı, ne kadar öyle koştuk bilmiyorum, arada prensesin kolundan daha hızlı koşması için çekiştirdiğimi hatırlıyorum.. En son uzunca bir duvarın arkasında soluklanıyorduk, arkaya gizlice baktığımda kimseyi göremedim, buluşacağımız yerden de baya uzaklaşmıştık.. Sonra gülmeye başladık, ardı arkası kesilmeyen kahkahalar, " hayatımda unutmayacağım bir anı oldu" dedi.. Saate baktım servisin kalkmasına onbeş dakika vardı daha nerde olduğumuzu bile bilmiyorduk, araya araya bulduk herkes oturmuş bizi bekliyorlardı.. Girer girmez patron kaç yaptınız dedi "13" dedim.. Herkesten oooo bravolar tebrikler duymayanların "kaç yapmış" diye sormaları, patronun yüzü güldü " Aferin be dedi" şaşırdım 15 yapsam prim alacaktım onun üzüntüsü vardı ben de, yaşadığımız olayı çoktan mazide bırakmıştım.. Millet o gün 2ler 3lerle kapatmış benden sonra en yüksek yapan 7 yapmış, 5 elemanın yaptığını yapmıştım taa ki bizim prenses bal kabağına dönüşüp "yanlışlıkla askeri siteye girdik, başımıza ne olaylar geldi" diye yumurtlayana kadar.. Patrondan bir güzel fırçayı da yedim tabi tüm servisin içinde, "benim size gösterdiğim apartmanların dışına girmeyin demedim mi" diye söylendi durdu..

Not1: O kız bi daha işe gelmedi tabi ki, geldiği gün de boşuna yorulmuş oldu, elinde neresinden tutacağına bağlı unutulmayacak nur topu gibi bir anısı oldu.. Ben acil mali sıkıntımı giderdim birkaç hafta sonra genç patronun yavşamasından dolayı resti çekip işten ayrıldım, defalarca arayıp özür dilemesine rağmen dönmedim 3 günlük paramı da gurur yapıp onlara bıraktım.. Aradan bir yıl geçti aynı mekanda bardakta mısır satarken tesadüfen gördü, artık her gün ordan geçmeye iş için beni tekrar ikna çalışmalarına başladı ama nuh dedim peygamber demedim.. Birkaç gün sonra bir arkadaşıyla gelip mısır aldılar benden "eylül" dedi. Arkadaşı " O çok bahsettiğin kız var ya o mu" dedi.. Yüzü kızardı nedense, söylenmemesi gereken bir şeyi söylemiş gibi.. Bir sürü kızın patron olduğu için ona asılmasına rağmen, her fırsatta patron matron dinlemeyip laf sokan bir kızdan bir yıl boyunca bahsetmesi, üstüne arkadaşını alıp tanıştırmaya gelmesi beni şaşırtmıştı..

Not2: Türlü maceralar atlatsam da part-time olarak en sevdiğim işti. İnsanları tanıma adına kedime bir çok şey katmış, yolda adres sormak için kırk kere düşünüp insanlardan çekinen ben, karşıma sürpriz yumurtadan oyuncak çıkmasını bekleyen çocuklar gibi kapalı kapıların ardındaki insanlarla çok rahat iletişim kurabilir hale gelmiştim..

Velhasıl..

    Bugün  duygusal durumumdan bahsetmeyeceğim.. (fonda Sertap Erener'in unutursun şarkısı çalarken nasıl olacak bilmiyorum, ahanda şimdi de Mustafa Ceceli-sevgilim çalıyor yok yok kesin kastı var bana windows media playerın)


    Malum bugün haftasonu, haftaiçi yedik içtik güzel, tüm bulaşıklar mutfak tezgahında sıralı halde bizi bekliyordu.. Özellikle şu haftalık bulaşık yıkama günlerini kardeşimin izinli olduğu günlere denk getiriyorum ki hem iş yarıya insin hem de ataerkil toplumun dayattığı kadın erkek görevleri en azından bizim evin sınırları içerisinde yerle bir olsun.. Birkaç mırın kırın duysam da "ablalık" makamımla iş bölümüne ikna ediyorum..


     Yandaki şekildeki gibi bağırmam yetiyo da artıyo bile çoğu zaman, bazen görüntüm bile yetiyo ağzımı açmama gerek kalmadan (evet psikolojik baskı yapıyorum size ne kardeş benim değil mi).. Bu görüntüden içimdeki Kibariyenin çıkıp şarkı söyleyemeye geçmesi 2 bilemedin 3 saniyeyi bulmuyo.. Temizlik yaparken güzel gidiyo be şarkı söylemek, hele accıkın acıklıysa şarkı daha temiz oluyo herşey yeni keşfettim (:


     Kışsa, musluktan sıcak su gelmiyosa hiç tartışmasız evdeki en zor iş bulaşık yıkamaktır.. Bugün bulaşık yıkamalıyız dedikten sonra bile ruh halimi o soğuk suya hazırlayana kadar üç beş gün geçiyo var siz düşünün durumun ehemmiyetini.. Ev kızlığı/kadınlığı/hanımlığı zor iş hep söylemişimdir. Bir de eski kadınların çektiklerini düşününce mideme kramplar giriyo. Allah'tan feminizm zımbırtısı çıktı da azcık kurtardık totomuzu..

    Temiz son bardak, son çatal, son tabak kalana kadar yani bütün mutfak dolabı aşağı inene kadar koordine sabırla bekliyoruz kardeşcağızımla.. Gerçi kardeşcanın birkaç methodu var haftalık bulaşık yıkama operasyonunu gerçekleştirmememiz için. Bize o an hangisi lazımsa onu yıkayıp getiriyor hemen. İki tabak , iki çatal, iki bardak üçüncüsü olmaz asla (: Böylece bir-iki gün daha kazanıyoruz taa ki benim cinlerim atana kadar..

      Bugünde cinlerimin attığı günlerden biriydi, tabaktaki kalıntılardan haftalık ne yediğimiz çıkar resmen.. Üç beş inatçı makarnanın bütün çabalarıma rağmen yapışmayı tercih ettikleri bir tencere, yağlı bir tava fiks..

     Görevler belli ben bulaşıkları sabunlarım/köpüklerim ya da her neyse ondan yaparım kardeşim de durular. Henüz erkek milletine o konuda (sabunlama konusunda , bu aşama önemli çıkması lazım bütün kalıntıların)  güvenim yok / o kadar uzun boylu değil.. Neyse efenim bulaşıklar haftalık olduğundan çıkarmak zor tabi (beş bin defa diyorum kardeşime tabakları götürdüğünde lababoya koy biraz su tut ki kurumasın yok arkadaş bu alışkanlığı kazandırmadım daha ama ben daha inatçıyım olacak diyosam olacak yukarıdaki karıya döndürmeyin beni bak yine sinirlendim )..
   

     Çözüm azcık sodyum hipoklorit eklemek (klorak yani çamaşır suyu la bildiğin).. Eklemez olaydım hala ellerim kokuyor buram buram, krem sürdüm olmadı, sıvı sabunla yıkadım çıkmadı kokusu.. İnat ettim bütün evi temizledim, banyoya giriştim çifti, yüzey temizleyicisiydi, şampuandı hepsinin kokusu gidiyor bir o kalıyor.. Gıcık da bi kokusu var ıyyykkk..

    Sonra mantı yaptım (hazır tabi len yok bi de açacaktım), yoğurt, sarmısak soslu off yeme de yanında yat.. Makarnadan bööğğ gelmişti valla, gerçi bu da çok farklı bir türevi değil ama olsun afiyetle yedik..

     Haftasonunun bir günü de böyle geçti kaldı bir gün, haftaiçi tüm yapılması gerekenleri o iki güncüğe de yüklemek çook büyük insafsızlık be.. Daha matematik çalışılacak, proje yapılacak,ödevler var (atanırsam ödev vermeyecem çok büyük konuşuyorum)  anam finaller de yaklaşıyor s.çtık.. Sosyal faliyet adına da bişi yapmıyorum en fazla bakkal amcaya gidip alışveriş yapıyorum.. Nasıl bişi oldum çıktım ben allam..

    Velhasıl bi yerden başlasam iyi olacak..


    Önce uyusam mı biraz hıı, kalkınca kesin çalışcam ama..

20 Aralık 2013 Cuma

Acilen bayandan az kullanılmış ağlayacak omuz aranıyor..


     Bu aralar yakın arkadaş sıkıntısı çektiğimden etrafımdaki herkese "bundan olur mu acaba" diye bakıyorum.. Kafamda deli testler yapıyorum.. Nedense bu testleri de sadece erkeklere yapıyorum, her ne kadar büyük bir familyası öküz sınıfına dahil olsada, çıkıyo arada.. (Yani inanıyorum öyle birilerinin var olduğuna)
     Bana kadın muamelesi yapmayacak biri, yalnız kaldığımızda aklına "ateş barut" hikayesi gelmeyecek biri, acaba ne düşünür hakkımda diye düşüncelerimi sansürlemeyeceğim biri, herhangi bir fiziksel temasın sadece cinsel amaçlı yapılmayacağını bilen ve hormonlarını kontrol edebilen biri.. (sonuncusu abartı mı oldu yok yok devam ediyim, nasıl ütopik bir şey çıkacak ben de merak ediyom), entelektüel, esprili, kendine özgü fikirleri olan (lise kompozisyonuna dönmeye başladı yazı hadi bakalım ), biraz da siyasetten anlayan biri..(görüşü fark etmez neyi savunduğunu bilsin kafi)
     Yok di mi böyle biri, varsa da benim ergen dolu çevremde ne arasın.. Hepsi olur belki de şu hormon meselesi için en az 6-7 yıla ihtiyaçları var.. Benim de o kadar bekleyecek vaktim yok.. Acilen bayandan az kullanılmış ağlayacak omuz arıyorum..
     Bi tane buldum gibi sınıftan ama muhabbetimiz henüz o kadar yakın olamadı malesef.. Birbirimizi yanlış anlamama evresini geçemedik henüz.. Yani ben geçtim de o ısrarla orda kalmak istiyo sanki..
     Bir gün iyi bir gün kötü, bir gün selam veriyo ertesi gün yüzüme bile bakmıyo.. Başkalarıyla konuşunca somurtmalar filan.. Resmen sevgili tribi çekiyorum.. Ha hoşlanıyo olma ihtimali de aklıma gelmiyo değil ama çok saçma, tanımadan hoşlanılabilecek son kişiyim ben, genelde insanlar gıcık olur.. Tanıdıklalarında biraz daha giderim var da daha hoşlanacak kadar tanımıyo ki beni.. Benim hüsnü-kuruntum da olabilir. Hatta olabilitesi çok yüksek.. Neyse nerde kalmıştık, ben böyle üç gün susuz kalmış gibi yana yakıla kendime arkadaş ararken en uygunu bu saftirikcan (ironi yapıyorum asıl saftirik benim) olur dedim kendi kendime..
     Okuldan çıktık, sınavlardı, projeydi, ödevlerdi derken tüm haftanın yorgunluğu çöktü üzerime, zaten 20 gündür (evet sayıyorum tam 20 oldu bugünle) kalbime bi öküz oturmuş gibi hissediyorum geçtik serviste en arkaya oturduk saftirikcanla.. Boş bulunup başımı omzuna koyuvermişim.. Kimse ellemese salya akıta akıta uyuyacağım o derece beynim boş.. Bu ne anladıysa artık "ama yapma böyle" demez mi.. Kaldırdım başımı kötü bişi yapıyormuşum gibi, misafirlikte altına kaçıran, en yakın arkadaşı tarafından evin ahalisine altına kaçırdığı ilan edilen çocuklar gibi yarı utangaç yarı ağlamaklı ne diyeceğimi bilemedim.. " Al be omzunu yemedik ya" diyesim geldi içimde kaldı..
      Hayır ne anladı acaba, hoşlandığımı filan zannediyosa ahanda b.ku yedik.. Zaten anlamsız triplerdeydi şimdi ne olur kestiremiyorum.. Daha farklı mana çıkardıysa offf pufff oha falan.. Omuz bu arkadaş ırzına geçmedik ya!!!

Nerdesin be müdür..

Çok özledim, nasıl özledim bilemezsin.. Telefonlarını açmıyorum çünkü sana çok kırgınım.. İnsan sevdiğine kırılırmış.. Açsam biliyorum sesini duyar duymaz unutacağım kırgınlığımı, neşelendireceksin hemen, yanlış anladın diyeceksin..
Sesimden anlayacaksın üzgün olduğumu, neyin var diyeceksin.. Sessiz kalacağım anlayacaksın hemen gönül işleri olduğunu.. Bi türlü düzelemedi ki zaten.. Meşhur esprilerinden yapacaksın..
Keşke yanımda olsan.. Keşke kurtuluş parkında olsak.. Ben anlatsam sen dinlesen.. Sonra ağlasam, sen sarılsan, omzuna yaslansam.. Taş atsan göle, bi anda kızıp "ver numarasını gelsin konuşalım nasıl bu kadar üzebilir seni, ben konuşucam onunla sen karışma" desen abim gibi..
Ellerim üşüse Ankara'nın 9 ayında.. Ellerimi tutsan ısıtsan, sonra "kızım sen 2 gün önce ölmüşsün haberin yok" desen.. Yine gülsem.. Her seferinde bu söylediğin komik gelse..
Yemekler yapsan bana eskisi gibi, en sevdiklerimden.. Okeye 4. bulup okey oynasak.. Batak atsak.. Ben okeyde yensem sen tavlada intikamını alsan..
Memleketi kurtarsak yol boyunca, kavgalı gürültülü.. "Nasıl kızdırdım seni ama" diye gülsen.. Tatlıya bağlasak yine..
Çok ihtiyacım var be müdür sana bu sefer.. Ben Ankara dışında aşk acısı çekmemeliymişim bunu anladım.. Sen olmayınca, yemeklerin, esprilerin, dostluğun.. Çok zor atlatılıyormuş..

17 Aralık 2013 Salı

Seninle güzel Ankara..

oooooooff of...

      Geçmiyo bu acı Allah'ım.. Geçmiyo.. Dalga dalga yeniden.. Her başımı yastığa koyduğumda, her uyandığımda..
     Tam evet iyileşiyorum azalıyo yavaş yavaş diyorum tekrar tekrar tekrar... Kalbime bıçaklar saplanıyo sanki..

10 Aralık 2013 Salı

Depresyon sonrası part2

     Ağladık zırladık güldük eğlendik iyi hoş da hayat devam ediyor.. Arkadaşlara iş aramaya karar verdik.. Ekonomik özgürlüklerini kazanmaları ev içerisinde söz sahibi olmaları ve daha saygın olmaları için ilk adımdı.. Onlar buradan iş bulacaklar, ailelerine isyan bayrağını çekecekler, bizim boş odayı onlar için ayarlayacaktık işler istediğimiz gibi giderse tabi..  Hep hayal aşamasında kalan şeyler ama olsun yine de koyulduk işe.. Fabrikaların çokça konumlandığı, her hafta işçi alımı olan organize sanayi bölgesine gittik.. Dolmuşta kendi aramızda konuşurken arkadan bir adamın "yanlış dolmuşa bindiler 3 km yürüyecekler" dediğini duyar gibi olduysam da umursamadım.. 4-5 kişiye sorduk bu dolmuşa binene kadar hepsi yanılıyor olamazdı hem zaten bizim için söylediği bile kesin değildi.. Şoförün dediği yerde dolmuştan indik.. Sağa baktım kimse yok sola baktık kimse yok.. Yol soracak bir Allah'ın kulu yok.. Amaçsızca birileriyle karşılaşırız ümidiyle bi yöne yürümeye başladık..

8 Aralık 2013 Pazar

Depresyon sonrası part1

     Malumunuz üzere sevgilim pardon eski sevgilim başka bir hatuna aşık olmuş, aşık olmakla kalmamış onunla çıkmaya başlamış, bir de üstüne "biz çıkıyoruz" diye mesaj atmıştı..  Ben de aynı hızla depresyona girmiştim..
     Şarkılar türküler piyasada benim onu hatırlayabileceğim ne kadar salak saçma şey varsa dinledim..

     Ertesi gün arkadaş mesaj attı, ailevi meseleler yüzünden evdekilerle papaz olmuş.. Bu durumda gidilebilecek en uygun yer ailesiyle yaşamayan arkadaşlardır kuşkusuz.. Gel dedim birlikte depresyona girelim.. Yol 3-4 saat sürdüğü için yiyecek bişiler yapayım dedim.. Açtım yine 80. kere dinlediğim "bize neler neler öğrettiler sevdalar üstüne..." bir yandan ağlıyorum bir yandan sigara böreğini hazırlıyorum.. Bir börek yapılırken en fazla bu kadar ağlanabilir, en fazla bu kadar duygusal olunabilir sanırım..
      Altımda eşofman, üstümde onunla kel alaka bir kazak onun üstünde de sıcak tutsun diye siyah, dışarıda giymek için eskimiş, bu gibi durumların vazgeçilmez kıyafeti siyah fiyonklu yün ceket.. Saçlar toka bulunamadığından ösym nin sınav için verdiği dandik kurşun kalemiyle yarım yamalak tutturulmuş üç çocuk annesi formunda bir kadın.. Acılı bir kadın.. Çok acıklı yahu anlatırken bile gözlerim yaşardı.
      Neyse nerde kalmıştık.. Ben son sigara böreklerini kızartırken kapı çaldı.. Hesaplarıma göre bizimkilerin gelmesine daha yarım saat olmalıydı. Bir baktım karşımdalar...
     Saçlar başlar yapılmış, en güzel kıyafetler giyilmiş, topuklu ayakkabılar geçirilmiş, makyajlar yapılmış, iki güzel mi güzel hatun karşımda duruyor.. Ben de elimde çatalla onları karşılıyorum.. Arkadan "anneeee çişim geldi" diye bir çocuk gelse şaşırmazlar benimserler o derece...
     Kısa bir şaşkınlık.. Onlar çok şık ben rüküşlükte sınır tanımıyorum... Sonra sarılıverdik.. İçten, sımsıcak.. Aramızdaki fark yerle bir.. Özlemişim valla en son 2 ay olmuştu görüşmeyeli..
     Herkes pimi çekilmiş bomba gibi, dokunsan konuşacak bir daha susmayacak.. İçli içli birbirimize bakıyoruz.. Kısa bir gülüşme.. Sonra verdim ikisine de eşofmanları, birlikte daldık mutfağa, son rütuşlarını da yaptıktan sonra masa hazırlandı el birliğiyle.. Yedik, içtik, eğlendik..

     Kardeşim gececi olduğundan mütevellit , birbirimize göz kaş işareti yapıyoruz geceye bırakalım gibisinden..
     Gece oturduk dertleştik, içlendik, kendi halimize güldük.. Ailesiyle tartışan arkadaş yarım saatte anlattı bitti.. Klasik öğütler olur böyle şeyler, iş bul kendineler, hergün dip dibesinizler, arada gaz vermeler..

     Bana geldi sıra, 3 gün 3 gece anlattım durdum, dinlediğim şarkıları dinlettim, dinletmekle de kalmayıp sözlerini ezberlettim.. Aşk hayatı mükemmel giden arkadaşı da kendi tarafımıza çektik el birliğiyle..

    Bir depresyonun üstesinden ancak bu kadar yara almadan kurtulunabilirdi.. İyki geldiler..

1 Aralık 2013 Pazar

-tecrübeli-

     
     İnsanlar yavaş yavaş; inanma-mayı, güvenme-meyi ve kronik şüpheyi öğrenir... bu gerçekleştiğinde ne yazık ki, artık çok geçtir, insanların -tecrübe- dediği şey budur. kalbiyle bağlantısını kaybetmiş insana da -tecrübeli- denir.

Hayırlı olsun..

     Salya sümük ağlayasım, mendil bulamayıp sümüğümü kolumun tersiyle silesim var.. Herkesle tartışasım, geçmişte kırdıkları bütün kalplerin öcünü alasım var.. Sokaktan geçen herkesin yakasına yapışasım var..

     Üzerime yaşarken karabasan çökmüş gibi.. Anlatıyorum, anlatıyorum kimse duymuyor.. Bağırıyorum kimse aldırış etmiyor.. Kimse okumuyor, kimse hissetmiyor..

     "Biz çıkıyoruz".. Ne zaman "biz" oldunuz? Daha kokun tenimden silinmeden bir başkasıyla nasıl biz oldun? Bir de bunu bana nasıl söyleyebildin? Nasıl izin verdi kalbin buna? Hiç mi canın acımadı söylerken, hiç mi canımın ne kadar yanacağını hissedemedin be adam? O kadar mı tanımıyordun beni? Bu kadar mı hissizleştirdi hayat seni? Ne dememi bekliyordun ki? Ne söyliyim? Ne söylenir?
   
      "Hayırlı olsun" ..

Bize neler neler öğrettiler sevdalar üstüne..

Bize neler neler öğrettiler sevdalar üstüne 

Aldatıldık aldatıldık sevda böyle değil 

Ne masallar ninniler söylediler dünya üstüne
 
Aldatıldık aldatıldık dünya böyle değil

Ufalana ufalana kaç kuşak 


Eridik bu yollarda


Kimimiz yerle yeksan


Kimimiz zorla ayakta

Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz 


Ayrı diyarlarda 


Bize saadet nasip şimdi


Uçuk rüyalarda...

30 Kasım 2013 Cumartesi

Bazı arkadaşlar vardır..

     Geçen üniversiteden bir arkadaşım face ten yazdı.. Öyle yakın da değildik okuldayken, son yıl staj yaptığımız okul aynı diye numarasını kaydettiğim biri.. Bulunduğumuz arkadaş gruplarının farklılığından dolayı hiç bir zaman yakın olmadık, hep bir resmiyet vardı.. Grupta mutlaka birbiriyle konuşmayanlar olduğu için yan yana geldiğimizde soğuk bir hava hakim olurdu genelde..

     Bana gelecek kaygılarından, atanma sıkıntısından bahsedince baktım çok karamsar duruyor ben de teselli etmeye çalıştım.. "Boşver canım takma kafana, atanamazsan düz memurluğa geçersin, banka sınavları var onları takip et, bu yıl daha fazla çalışırsın, napalım devlet böyle işte" falanlar filanlar.. İki saat kızı ikna etmeye çalıştım.. Elimden gelse gel seni matematik çalıştırayım diyecem (matematiği çok kötüydü) .. Sonra öğrendim ki kız benden bin kat iyi durumda en azından çalışıyormuş.. Bi sövdüm içimden.. Acıma acınacak duruma düşersin dedikleri bu olsa gerek.. Bundan sonra o beni teselli etmeye çalıştı filan.. Demem o ki insanlar tuhaf.. Bir de üstüne kız kardeşinin bizim okulda olduğunu öğrendim. "Ablalık yaparsın ona tanışın, çok çekingendir benim kardeşim filan" diyor.. İnsanlık ölmedi ya tamam dedim ben de.. Sonuçta üniversiteden arkadaşım yakın olmasak da 5 yıl aynı okulu paylaştık , şimdi bişi rica etmiş yaparım tabi diye içimden kendime gaz veriyorum..

     Kardeşini face ten ekledim.. Gözlüklü (nedense çekingen biri denilince zihnim o kişiye direk renkli çerçeveli gözlükler takıyor) kısa boylu kendi halinde bir kız bekliyorum.. Benim, şu kıza sahip çıkayım, hem yurttan sıkıldıkça bize de gelir dediğim kız İzmir'in altını üstüne getirmiş, daha 2. yılı fink fink gezmiş, ilişki filan yapmış 400 küsur fotograf yüklemiş.. Bir de benimle bilmiş bişmiş face te konuşması yok mu.. Yok anam yok dedim töbe bi daha inanırsam bu kıza..
   
     Ben bu saftiriklikle iyi yaşamışım valla..

28 Kasım 2013 Perşembe

Yemişim mühendisliğini...

     İki gün önce okuldan çıktım. Bekle bekle servis gelmiyor. Bir de erken çıktım on dakika, yine de dolmuşa binip yürümek yerine servisi beklemeyi tercih ettim..
    Velhasıl ağaç oldum servis gelmedi. Mecbur dolmuşa bindim, her zamanki gibi en arkada oturdum.. Yorgunum, nedenini bilmediğim bir durgunluk var.. Edebiyat bölümünde okuyan iki üç arkadaşın konuşmalarına kulak misafiri oldum. Laf aramızda toplu taşıma araçlarındaki insanların sohbetlerini dinlemek çok hoşuma gidiyor (: O da yoksa telefon konuşmalarını istisnasız dinlerim (: Hal böyle olunca toplu taşıma araçlarında herkes beni dinliyormuş gibi geliyor, çok mecbur kalmadıkça telefonumu da açmıyorum, öyle ki arkamda biri varsa mesaj bile atmıyorum.. Neyse konumuza dönelim, öyle içten sohbet ediyorlardı ki; arkadaşlıkları oturmuş espiriler havada uçuşuyor dayanamayıp ben bile sırıtıyorum hafiften. Öyle kaptırmışım ki kendimi bi ara sanki onların arkadaşıymışım gibi kahkahayla gülüvermişim, yanımdaki çocuk farketti, espiri yapınca dönüp bir de beni yokluyor gülüyor muyum diye. Garip bir hava oluştu anlayacağınız.. Kaptırdım kendimi ineceğim yeri unuttum, aklıma geldiğinde tam da ordan geçiyordu. Tam ağzımı açıyordum ki edebiyatçılardan biri inecek var dedi. Şoför duymadı, duracağını düşündüklerinden sohbete devam ediyorlar.. O gıcık tiz sesimle olabildiğince bağırdım '"istasyonda inecek vaaaarrr".. Apar topar indik servisten.. Yanımdaki çocuk, arkadaşı, ben.. Tabi dolmuş durana kadar 100 metre ilerlemiş oldu..  Issız bir yer olduğu için arkalarından gidiyorum.. İçimden de ''allahım inşallah gideceğim yere kadar gidiyorlardır" diye dua ediyorum ufaktan. Onlarda aralarında atışıyorlar şaka yollu. " Olum söylemedim mi ben sana durağa gelince bağır diye" , ismini sonradan öğreneceğim Emre ise " bağırdım valla abi şoför duymadı"  diyor. Kemal döndü "hadi biz sohbete daldık sen niye bağırmadın" diye bana çıkıştı kırk yıllık arkadaşıymışım gibi.. Ben de arkadaşın bağırdı diye söylemedim, ben bağırmasam daha da gidiyorduk sayemde burda indik diyiverdim.. Derken hangi bölümde okuyosun, nerde oturuyosun, nerelisin... Tanışıvermişiz.. Gözümde büyüyen o yolda ayırıma geldiğimizde kahkaha dolu bir sohbeti de arkamda bırakmış oldum.. Edebiyat son sınıfta okuyorlarmış, Kemal şairmiş.. Hem de 5 ünlü dergide şiirleri yayınlanıyormuş.. 

     Arkadaşlıklarını çok kıskandım, servisteki kızlı erkekli gülüşmelerini.. Bu üniversitede görebileceğim sınırlı kaliteli insanlardandı.. Bölümlerine yatay geçiş bile yapmayı düşündüm bir ara abartıp (: Yemişim mühendisliğini.. 

     Sahi ben neden bu bölümü okuyorum ki? 

Çok güzel bir dile getiriş...

Çok güzel bir dile getiriliş...

Kızlık zarı, bizim bekaretimizi kontrol için yaratılmamıştır
Bebekken kakamızdan, mikroplardan, pisliklerden korunmamız için yaratılmıştır
Tuvalet eğitiminden sonraysa işlevini yitiren
Ve olmasının hiçbir faydası, anlamı ve gerekliliği olmayan küçücük bir zardır
Ve bu zarın varlığı erkekler tarafından keşfedildikten sonra
Bizim namusumuz olarak üzerimize etiketlenmiştir
Onun için gerekirse öldürülmüşüzdür, o varsa saygı duyulmuşuz
Yoksa katledilmişiz, bir parça zar için “iyi mal”, “0 kilometre” olarak görülmüşüz
Ve cinsel ilişkiden sonra çarşafta kan lekesini gören erkeklerin
İlk ben “becerdim” anlamında “gurur”lanmasına ve övünmesine sebep olmuşuzdur
Bekaret beyindedir, bacak arasında değil
Namus beyindedir, bacak arasında değil
Orospuluk beyindedir ve erkeğin de orospusu olur ... !

27 Kasım 2013 Çarşamba

Paronoyak mıyım? Paranoyak mısın? Paranoyak mıyız?

     Hiç yaptınız mı bilmiyorum arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, biraz da muzur arkadaşlarımsa, bir de o arkadaşlardan birinin bedava dakikaları varsa ilk suskunlukta yapacak şey bellidir.. Evet tam da aklınıza gelen. Bingoo!
     Özenle herkesten gelen rakamlar telefonun ekranına yazılır, telefon hopörlere alınır, telefonu açan kişi bir güzel işletilir. Sadece telefonun açılması bile sonrasında ardı arkası gelmeyecek kahkahalara öncülük edecektir.. Etik midir tartışılır ama komiktir..
     Bu durumu biraz daha sınırlayalım. Tek başınaysam, telefon rehberindeki tüm numaraları en az 7 defa (hiç saymadım ama ortalama) baştan aşağı dolaştıysam, henüz mesaj atacak kimseyi bulamadıysam, amacım en iyi arkadaşlarla dertleşmek ya da arkadaşlarla laflamak değilse ve en önemlisi bi yerlerimi yırtsam mesaj haklarının tamamı bitirilemeyecek kadar fazlaysa yapacak şey yine bellidir.. Böyle zamanlarda mutluluğun anahtarı sanki karşı taraftaki numaradaymış gibi mesaj atılır.. Type1; özensiz ve tek kelimelik mesajdır bu. For example "selam", "naber" .. Type2; yanlışlıkla atılmak istendiğini bağıran mesajlardır. For example "Ayşecim geçen benden aldığın kitabı yarın getirir misin çok rica etsem" .. Hadi birinci tür mesaj yutulur da ikinci tür mesajları yutanlar zeka seviyelerini sorgulamama neden olduğundan ve tüm heyecanımı alıp götürdüğünden bir daha asla mesaj atılmayacaklar listesine eklenir, ısrarla mesaj atsalar da cevap verilmez..
Bu gibi durumlarda zaten içiniz kararmıştır, entelektüel, espritüel ,zeki insanların cevap vermesini beklerken nerde psikopat, nerde paranoyak insanlar hemen cevap atar. "Sen kesin benim bir arkadaşımdan numaramı aldın eee ve beni işletiyorsun" .. Bak bak bak.. Gerçeği anlatsanız da nafile hep bir kuşku, hep bir güvensizlik.. Bir de tesadüfen karşıdaki kişinin özellikleriyle örtüşen bişi yazdınız mı hiç kurtuluşunuz yok. Siz onun arkadaşından onu işletmek için numarasını aldınız..
     Türklere mi has acaba arkadaştan numara alıp işletme olayı bilemedim ama toplumsal bir ruh hastalığımız olduğu kesin..
     Ben de bu aralar buna benzer bir dertten muzdaripim. (Konuyu nasıl buraya getirecem diye akla karayı seçtim (: bundan sonrası önemli aslında)
     Bilgisayarım, telefonum, beynim kopyalanıp başkaları tarafından okunuyormuş gibi hissediyorum.. Örneğin daha önce duymadığım bir kelime hakkında araştırma yapıyorum (subliminal mesajlar) , ertesi gün sınıf arkadaşımın bu kelimeyi içeren bir ileti paylaştığını görüyorum.. Blog açıyorum, başka bir sınıf arkadaşımın anket sorularından birinin "blogunuz var mı" olduğunu görüyorum.. Tesadüfi bir sıralama da olabilir ama insanın içine bir kurt düştü mü kemirdikçe kemiriyor.
     Ne diyeyim eğer öyleyse zaten bu yazıyı okuyacaktır. (Bu baya paranoyakça oldu bee) ..

     Şittt olum (hiç de kullanmam bu sözcüğü) uzak dur özel hayatımdan, seni savcılığa şikayet ederim görürsün taam mıııı?

23 Kasım 2013 Cumartesi

Muhafazakar erkekler in özgürlükçüler out...

     "Özgürlük" deyince benim için akan sular durur.. Kadınların özgürlüğünü, haklarını savunan, onların zekalarını küçümsemeyen, varlıklarını kabul eden, 2.sınıf insan muamelesi yapmayan adamlar benim için "adam gibi adamdır".. 2+2=4..
      Özellikle küçük; gelişmekte olan batılı (burda etnik köken ya da muhafazakarlığın önemini ayrı bir yerde tuttuğumu vurgulamak için yazdım) bir şehirde yaşıyorsanız, yaşadığınız her olayda "görünmez miyim acaba" diye düşünmeniz işten bile değil.. İnsanlar sizi görmez, duymaz, muhatap almaz.. Tabiri caizse bazı insanlarla iletişime geçmek için bi taraflarınızı yırtarsınız. Ki kardeşimle kaldığım evde de buna benzer birçok olaya tanık oldum. Kardeşimin mesai saatleri uzun olduğundan, resmi işler için yeterince vakti ve bilgisi olmadığından bütün bu işler için ben koşuşturdum. Ev kiralayanlar bilir, elektrik, su, doğal gaz faturalarını kendi adına almak bir yığın resmi evrak, bir yığın resmi prosedür gerektirir. O evrakların bir kısmını kendin ayarlarsın bir kısmını ev sahibinden temin edersin bir kısmını emlakçıdan derken bu aşamalarda bir sürü adamla irtibat kurarsın. Hepside sen kadınsın anlamazsın diye ya kestirmeden hiç bişiyi açıklamadan bir çırpıda anlatır ya da geri zekalı muamelesi yapar, elinden gelse adam otur önce okumayı yazmayı öğreteyim diyecek kadar küçümser de küçümser..
      Böyle bir durumda 2+2=4 formunda adamlarla karşılaşınca yakasını bırakmazsın, hemen hoşlanasın tutar, memlekette yok çünkü. Kıtlıkta mübarek düşünen, sorgulayan adam.. Sevgilin, erkek arkadaşın adına ne diyorsan böyle biri olsun istersin. Onlar da ilişkiye çok açık olduğundan elde etmen çok sürmez.. Burdan sonra iki ihtimal var.
     1. Senin o hoşlandığın özellik gözüne batar da batar, çünkü adam relax. Sahiplenme yok, karışma yok, bağlılık, bağımlılık, kıskançlık yok.. Kadının doğasına aykırı bir durum, hooop bir kavgayla ne olduk ne bitti demeden ayrılmışsınız.. Dolayısıyla adamda üzüntü de yok, pişmanlık da.. Aslında sevmediğinizi ambalaja aldandığınızı anlayıp zekiyseniz bir dahakine böyle biriyle çıkmazsınız, değilseniz aynı hataları defalarca yaparsınız.
     2. Adam çakal çıkar. Aslında anadolunun bağrından kopmuş, maçoluğun ilişkide pirim yapmadığını farketmiş, geçici bir süre kabuk değiştirmiştir. O mantıklı, özgürlükçü adam çıkmaya başladığınız andan itibaren "şunu giyemezsin", "numaranı değiştireceksin","şununla görüşemezsin","hemen yüzük takalım" demeye başlamıştır bile çoktan. Bu sahiplenme durumu hoşuna gtsede o çelişki içinizi yer de yer.. Bu ilişkide yürümez en ufak bir kıskançlık olayında patlak verir..
     Ee noldu, o arkadaş çevresinde hayran hayran baktığın, bütün kızların bakışlarının  üstünde olduğunu düşündüğün, sevgilin olsun diye hayal ettiğin adamlar böyle çıktı. Daha yer misin bu numarayı. Yemezsin..

     Geldik muhafazakar erkeklere.. Popülaritelerinin en fazla arttığı dönem...Ykarıda bahsettiğim tiplerden sıkılan evlilik çağına gelmiş  "özgürüm istediğimle görüşürüm, benim zekam yok mu, kimse benim kıyafetime,yaşam tarzıma karışamaz" diye çığırtkanlık yapan kadınların kuyruklarını kıstırıp bu adamlarla evlenmek için "birer iyi aile kızına" dönüştükleri süreçtir. Bundan sorası rol yeteneğine kalmış. Türk kızlarının bu konuda oskarı hakettiğini söylemeden geçemicem..

     Evlendikten sonrası mı? Orası tamamen şansına artık, iyi de çıkabilir kötü de.. Neydi sözümüz ha "Mukadderat" ...

Yine gece yine sen..

"Ya çok yanlış zamanda karşılaştık ya da hiç karşılaşmaması gereken iki insandık. Biz neydik bilmiyorum. Sevgili desem değil, aşık desem değil bildiğin rastlantıydık işte ondan öte gidemedik.."

22 Kasım 2013 Cuma

"Bizim Sınıf"

     Gruplaşmanın dün değil önceki gün kurulduğu, benim hala yeeeaaak yeaa herkes herkesle konuşuyo dediğim, meğer sadece benim herkesle konuştuğum garip bir sınıf.. Yaş ortalamasının 19 civarında olduğu , erkeklerin birbirleriyle küfür etmeden panpa, kanka, aga, lan, olum, hacı zincirleme ergen tamlamalarıyla konuştuğu, kızların "lisede o kadar çalıştım çalıştım kazandım işte üniversiteyi, sivilcelerim de geçti şimdi sevgili bulabilirim tribiyle; henüz her erkeği potansiyel sevgili adayı olarak gördüklerinden bakışmanın ötesinde irtibat kurmadıkları bir ortam..
     Eğitim fakültesine kurban olayım ben... En fazla birbirlerinin arkasından dedikodu yaparlardı.. Ne saygılı çocuklardı, ne düzgün konuşurlardı, bir gün bir tanesinin böyle ergen ergen konuştuğunu görmedim. O zaman da 18-19 duk.. Siyasi görüşlerimiz taban tabana zıttı ama orta yolunu bulmuştuk, arada memleketi kurtardığımız siyasi sohbetleri şimdi bu çocuklarla yapabilir miyim? Nerdeee..

Kendi kendime konuşuyorum yok bişi yok

     Duygusal takılacam adamı unutmayacam diye sıtkım sıyrıldı yahu! Ay bugün de aramadı ay bugün de mesaj atmadı.. Sanarsın adam aşkından ölüyordu. Yok öyle bir şey yokk, umurunda bile değilim ki niye kabul edemiyorum niye dramatikleştiriyorum durumu. Sınıf arkadaşımla konuşsam "ay yanlış birşey mi yapıyorum" diye düşünmekten kafayı yicem.
     Adam kız-bulucuların gösterdiği eli yüzü düzgün olan herhangi biriyle evlenecek yarın, ben hala "ama ben onu unutamam kiii, ama ben onu beklerim kiii".. Neyi bekliyorsun askerdeki sevgilini mi? Kurtul artık şu ergen tribinden yawrucum evladım.. Hayatına hemen birini al demiyorum, zaten istesen de alamazsın farkındayım ama "hayatıma birini almıcam ıhhhh" diye de gezmenin bir alemi yok ki..
   

21 Kasım 2013 Perşembe

Mesafeler..

Bugün de mesajlaşmayarak bir adım daha uzaklaştık.. Bugün de birbirimizin kalbine dokunmadan, ruhunu incitmeden öylesine hayatlarımızı yaşadık..

20 Kasım 2013 Çarşamba

Sinir oluyorum...

Üniversite okuyan beyinlerin bu kadar boş olmasına, düşünmemek için harcadıkları çabaya, bedavadan ve kolay not olabilmek için kişiliklerini kaybedip ''tek tür yalaka'' lara dönüşlerine, Dokuz Eylül'den yetişen hocaların birbirine sinir-bozucu benzerliğine, ''kanaat notu'' denilen notun üniversite not sisteminde olmadığına inanamamalarına sinir oluyorum.. Ve daha önce bu anı aynı derste yaşamış olmama daha fazla sinir oluyorum.. Arkadaş ingilizceden 5 cümlelik paragraf yazacaksın..Tüm notun %30unu oluşturacak vizenin de %30 u için (Anlamayanlar için dip not; tam not alsalar maksimum 9 puan gelecek) yapacağın çabaya bak.. Oturup üçünü de yazacaksın özenip bezenip, bide bir güzel ezberleyeceksin. Ne kadar zamanın gidecek farkında mısın? En aşağı iki saat.. Herkes yapacağı için mecburen sen de yazacaksın.. Off kime ne anlatıyorum, daha önce de anlatamamıştım zaten..

Neye bu kadar üzülüyorum ki ben..

     Sahi derdim ne benim? Neye bu kadar üzülüyorum.. Düşünüyorum.. Söylediği  gerekçenin bende karşılık bulamayışına mı? O gerekçenin tanıdığım insanlarda da bir karşılık bulamayışına mı? Aynı gerekçenin hiç tanımadığım insanlarda da karşılık bulamayışına mı?
     Biri Almanya'da yaşayan, diğeriyle küs olan iki arkadaşının gelecekte mutluluğumuza engel olmak isteyebilecekleri ihmaline karşı verdiğim duygusal iç savaşa mı? Kötü bir ihtimali dayanak noktası olarak görüp geleceğini bu ihtimalin sınırları dahilinde inşaa etmesine mi?
     Korkak ve bir kere bile "seni seviyorum" demeyen bir adamı sevmeme mi? Hangisi?
   

Aklıma gelen sorular 2..

Hiç aklına geliyor muyum, her hangi bir ânı düşünüp gülümsüyor mu? Çok kısacık bir anda olsa; saniyenin yüz milyonda biri kadar hata ettiğini, bana haksızlık ettiğini düşünüyor mu? Beni ne kadar üzdüğünü hayal edebiliyor mu?

19 Kasım 2013 Salı

18 Kasım 2013 Pazartesi

"Ne bileyim işte öyle..."


Zeytini sevmiyorsanız ve biri çıkıp size zeytini sevdiriyorsa, hayatınızın vazgeçilmez bir parçası haline geliyorsa, her zeytin gördüğünüzde onu hatırlıyorsanız, artık zeytinsiz kahvaltılarda hiç doyamayacaksınız demektir..

17 Kasım 2013 Pazar

İşte o an ne estiyse..

Şimdi sana ne söylesem yetmeyecek, kelimeler cümleler paragraflar... Hepsi boşa gidecek.. Hiç birşey senin "doğrun" değiştirmeyecek.. 

O yüzden aslında sensizde senli yaşayabildiğimi anlatmayacağım sana.. Akşam eve dönerken, sokakların tüm sessizliğine inat senin beni evde bekliyor olduğunu hayal ettiğimde yüreğimin nasıl neşeyle dolup taştığını söylemeyeceğim.. Bilmeyeceksin asla.. Bir erkekle konuşurken ama gayet arkadaşça; kardeşçe senin bir yerlerden izlediğini, izlerken kızdığını düşünüp bir bahaneyle sohbetin ortasında ayrıldığımı, kendime seninle (hayalinle) baş başa kalmak için bir yerler aradığımı, bulduğumda senden defalarca özür dilediğimi  öğrenemeyeceksin.