22 Aralık 2013 Pazar

monako prensesi ve külkedisi

Üniversite 1. sınıftayım. İlk defa evden bu kadar uzun süre ayrı olmuş olmamın buruk bir hüznüyle, özgürlüğün farkına varmanın tılsımlı keyfi arasında gidip geldiğim günlerden biri.. Okuldan arkadaşlarla toplu halde çıkarken bir ağaca yapıştırılmış üzerinde "öğrenciye burs gibi iş fırsatı" başlıklı ilanı gördüm.. O günlerde bir öğrencinin başka bir şehirde okumasının maliyetinin bu kadar yüksek olduğunu yeni yeni fark ediyorduk ailemle.. Gönderdikleri para onların bütçelerini fazla fazla aşmasına rağmen bana yetmiyordu.. Yurt iki öğün yemek verdiğinden (kaçırmazsan tabi ya da okuldan geldiğinde sana kalmışsa) 3. öğünü ancak ilk 15 gün yiyebiliyordum.. Sonrası o iki öğünü kaçırmamak için ekstra bir çaba harcıyordum.. O zamanlar ergenliğin son turlarında olduğumdan iştah şurubu içirilmiş çocuklar gibi, yedikten yarım saat sonra bile acıkma potansiyeline sahip bir bünyem vardı.. Ben de her üniversiteli genç gibi ilkokul ikiden terk teyzelerin övgüyle "okurken çalıştı" diye tabir ettikleri sınıfa dahil olmak istedim derken o ilandaki numarayı telefonuma kaydettim, arkadaşlarla yol ayrımında ayrılır ayrılmaz da aradım.. Ertesi gün akşam saat 17.00 da görüşmeye çağırdılar.. Nasıl heyecanlıyım, yerimde duramıyorum, çevremde hiç çalışan arkadaşım olmadığından da bu durumun nasıl bir şey olduğunu soramıyorum.. Aklımdan ne sorarlar ne cevap veririm diye geçirerek okul çıkışı verdikleri adrese gittim.. Ankara'da çoğu iş yeri kızılaydaki bir binanın 2.,3.,5,7. katıdır bunu bilmediğimden ve çiçeği burnunda saftrik bir kız olduğumdan dualar ede ede, aklımdan türlü korku filmlerine konu olabilecek senaryolar geçe geçe 3. kata çıktım.. Bildiğin apartman evi (başka ne türlüsü oluyosa) gibi bir kat, daireyi bulup zili çaldım. Benim yaşlarımda hareketleri benden hızlı, öz güvenli, saçlarını savura savura yürüyen bir kız açtı kapıyı.. "İş için mi geldin, şuraya oturabilirsin" deyiverdi 15-20 sandalyeyi dizdikleri yeri göstererek. Benden önce 5-6 kişi gidip oturmuş aralarında fısıldaşıyorlardı işle ilgili. Tam onları dinlemeye çalışırken kapı çaldı, yine aynı kız kapıya yöneldi, benim yüzüme benzer yarı korkulu yarı heyecanlı yüzler belirdi akabinde benim gibi şaşırarak gösterilen sandalyeye oturdular.. Tekrar tekrar kapı çaldı, sandalyeler doldu, insanlar ayakta kaldı.. Sonra iki adam girdi içeri, gayet ciddi kot pantolon üstü kanvas ceketlerle.. Tahminen 40lı yaşlarda olan adam konuşmaya başladı, daha genç olan sağında durup konuşanın ona sözü bıraktığı yerlerde tamamlayıp, misyonunu bitirdikten sonra tekrar yaşlı(diğerine göre) adama bırakıyordu sözü.. İşi ne kadar ciddi anlatsalar da özünde "kapı kapı diş fırçası pazarlamak" tı.. "Çıkmak isteyenler, bu kadar basit bi işi yapamam diyenler, daha çalışmadan pes etmek isteyenler şimdi hemen çıkabilir" diyerek hem bilinçli bir motivasyon arttırmayı amaçlayıcı cümlelerle bizi gaza getirmek hem de daha işe bulaşmadan "çalışmaya niyeti olmayıp da şöyle bi bakıyım neymiş" diyenleri elemek istediler. Kimse çıkmadı tabiki, belki biri çıksaydı ikincisi de çıkardı ama sürü psikolojisi bu olsa gerek.. İş tanımına devam edip eski elemanlardan örnekler vererek bitirdiler. Düzmece bir anketle (ağız ve diş sağlığı üzerine), anketörmüş gibi kapıları çalıp diş fırçası pazarlayacaktık.. Pazarlamacı olduğumuzu kesinlikle anlamamalılarmış (bunu işe başladıktan sonra daha net anladım).. Çünkü halkın pazarlamacılara itimadı anketörlerden bir hayli düşük.. Pazarlamacı deyince insanların aklına "Eyvah biraz daha konuşmasına izin verirsem beni birazdan kandıracak!" imajı oluşuyor, ki haksız da sayılmazlar.. Annemin pazarlamacılardan aldığı dandik ingilizce kitap setine tonlarca para ödediğimizi hatırlayınca bir fena oldum.. Her ev hanımının böyle bir kazıklanma hikayesi vardır özellikle kitap ve tencere sektörü bir zamanlar ayakta kalmayı bu yönteme borçludur diye düşünüyorum.. Neyse ertesi gün işe sadece 3-5 kişi gitmiştik, "evet yarın kesin gelcez" diye sözler veren diğer öğrencilerin neden gelmediklerini anlamak zor değildi türlü bahaneleri benim beynim de üretti çünkü.. İlk iş günümde öğrenim seviyesi liseden terk olan, ama bu işte en fazla prim yaptığı için kovulmayan yarı fırlama yarı serseri bir çocukla birlikte gidip nasıl anket yapıldığını ve tabiki satışa nasıl geçildiğini öğrenmekti.. Çocuk kendisini ''Ankara Üniversitesi diş hekimliğinde" okuyorum diye tanıtıyordu, nitekim ben de o akşam işin bitip servise binilene kadar öyle biliyordum.. Bu işte staj süresi bir gündü (yani 3 saat) ertesi gün seni işi bilen sınıfına alıyorlar ve yanına ona işi öğretmen için yeni stajeri veriyorlardı.. İlk zamanlar kapıların yüzüme kapanması gururuma dokumuyor, bu işi asla yapamayacağımı düşünüyor bulduğum merdiven arasında ağlıyordum.. Zamanla bu sadece harçlığımı çıkartacağım iş olmaktan çıkıp, sabrımı, azmimi sorgulayacağım bir sınav gibi gelmeye başladı.. Olaya böyle bakınca her şey daha kolay oluyor, kapanan kapılara eskisi kadar aldırış etmiyor, hatta "böyleleri de varmış" diyerek sanki yeni bir tür keşfetmiş bir zoolog/botanikçi gibi haz alıyordum.. Her gün biraz daha fazla satıyor, o genç olan patronu hayrete düşürüyordum.. Oysaki ilk zamanlar bu performansı benden beklemediği için grbuna dahi almamıştı ve diğeriyle çalışıyordum.. Bir gün haftalığımı alırken "bundan sonra benim grubumdasın" dedi, yapılan iş aynı olduğuna göre kimin grubunda olduğum umrumda değildi ki, "benim için fark etmez" dedim.. Meğersem daha başarılı olanları kendi grubunda toplayıp sonra diğerine üstünlük taslıyormuş.. Neyse yine bir gün yanıma Seçil diye bir kızı verdiler, kendi ilk iş günümün ne kadar zor geçtiğini, işe devam edip etmede bir ayrım olduğunu bildiğimden yanıma verilenlere son derece hoşgörüyle davranıyor, işin aslını en basit şekilde anlatmaya çalışıyor, bir sonraki gün gelmeleri için teşviklerde bulunuyordum.. Ama bu diğerlerinden biraz farklıydı, görür görmez ertesi gün gelmeyeceğini, bana ayak bağı olacağını anlamıştım.. Güzel yüzlü bir kızdı, çıt kırıldımdı, muhtemelen ailesinin el bebek gül bebek yetiştirdiği, duysalar asla çalıştırmayacakları, burdan kazanacağı paranın birkaç katını rahatlıkla yollayabilecekleri bir aileden geliyordu.. Büyük ihtimal "okurken çalıştı" gruruna nail olabilmek için bir oyun gibi görerek başvurmuştu.. Patronun bize gösterdiği apartmanlara tek tek girmeye başladık ama değil diş fırçası satmak bizi görünce hortlak görmüş gibi tepki veriyorlardı. Muhtemelen pazarlamacıların çok sık uğrak yeri olan bir semtti, anketin bitmesini bile beklemeden kapılar kapanıyordu.. Servise bindiğimizde en düşük rakamı söyleyen olmak istemiyordum olmamalıydı, olamazdı.. Son günlerde en yüksek rakamları ben söylüyor, üstüne övgü dolu sözler alıyor (bunlar hiç umrumda değildi), çantanın tamamını bitirince de günlüğün üçte biri kadar prim alıyordum. Bu da haftalığımın %35 artması anlamına geliyordu ki ben daha çok bu kısmıyla ilgileniyordum..Bugün işler ters gidiyordu, bir süre sonra "bu böyle olmayacak, karşıdaki apartmanlara girelim burdan bize iş çıkmaz, ama aramızda kalsın patrona söyleme" diye tembihledim.. Kızcağız da ne bilsin tamam diyerek peşime takıldı.. Apartman 11 katlıydı, her katta 4 daireden 44 ev ederdi, hem daha az uğraştırıcı, hem ekonomik seviyeleri diğerlerine nazaran yüksek olduğu için daha fazla satabilirdim.. Girişinden girer girmez merdivenlere yöneldim, "asansöre binseydik" diye mırıldandığında ben 1. katı çıkmış monako prensesini bekliyordum.. "Asansörle çıkarsak bu saatte kapıcıyla karşılaşma ihtimalimiz olduğundan yürüyerek çıkmak daha mantıklıdır" dedim işin kurallarından birini söyler gibi.. Ben merdivenleri çifter çifter tırmanırken nefes nefese beni oyalamak için cümleler kuruyordu, aramızdaki fark 2 kata çıkınca durup beklemeye karar verdim.. Yanıma geldiğinde konuşamayacak kadar yorgun olduğunu fark ettim, o nefes alış verişlerini düzene sokana kadar ben kapıyı çaldım.. 35li yaşlarda, sarı saçlı, düzgün fizikli, güler yüzlü bir hatun kapıyı açtı, o güne kadar o kadar çok kişiyle konuşmuştum ki yüzlerine bakar bakmaz kimin alıp almayacağını kestirebiliyordum artık.. Bu kadın eğer konuşmayı tamamlayabilseydim alacaktı.. Ben anketteki soruları güler yüzle tek tek okuyup önümdeki dosyaya rastgele formalite icabı çentikler atarken, arkadan zebellak gibi bir adamın yaklaştığını gördüm.. Bir sonraki soruya geçtim "Diş fırçanızı ne sıklıkla değiştiriyorsunuz?
A.) iki ayda bir
B.) üç ayda bir
C.)altı ayd... ''Siz kimsiniz" diye sordu cümlemin bitmesini beklemeden. "Biz üniversitede öğrencileriyiz, part-time olarak ağız ve diş sağlığıyla ilgili anke..." derken kalan harfler çıkamadan bir yeni soruyla daha karşılık verdi çatık kaşlarıyla.. "Kimliğinizi çıkarın".. Kendimi cinayet soruşturmasında bir numaralı zanlı yanımdaki monako prensesini de tetikçimmiş gibi hissediyordum, birazdan ağzım burnum kanlar içinde sızmışken masaya yumruğuyla vurup bu işin içinde başka kimlerin olduğunu soracak gibiydi.. Kimliklerimizi serviste unutmuştuk ikimizde, ne kadar dil döktükse de öğrenci olduğumuza inandıramadık.. "Pkklı olmadığınızı nerden bileyim" akabinde "Ya çantanızda bomba varsa" gibi söylemleriyle benim hayal gücümü bile solda sıfır bırakıyordum.. Başka zaman olsa "ne yiyip içiyorsun amca iyi misin" diye dalga geçerdim ama öyle sert bakıyordu ki hem esprim havada kalmasın hem paçayı sıyırabilelim diye makul cümlelerle karşılık verdim.. Hole geçip birine telefonda "Çabuk buraya gel" dedi, bir dakika geçmeden orta yaşlarda bir adam belirdi yanımızda.. "Bunları sen mi içeri aldın" diye sordu daha sert bir uslupla.. Adam bizden tırsak çıktı "Hayır, ben onları hiç görmedim, çöpleri aldığım sırada girmiş olmalılar" dedi.. Ben de sanki kendi g.tümüzü kurtarmışız sıra adamınkine gelmiş gibi "Biz başkasının ziline basarak girdik" dedim saftirikçe.. Bunları götür dedi, arkadan da göz kaş işareti yaptı.. Monako prensesinin çok istediği asansöre binme şerefine nail olmuştuk, kapıcı benden insaflı çıkmıştı, evinin önüne götürüp "Bekleyin burda bir yere kaybolmayın dedi".. Sesinde az önce bizim yüzümüzden yediği fırçanın intikam kırıntılarını sezdim, nitekim o da hole gidip telefonla konuşuyordu, hayır konuşmuyordu bir ihbarda bulunmak istiyordu, 155 i aradığını anlamakta gecikmedim.. O iki saniyede aklımdan yurda gitmediğim için anında annemi arayacakları, annemin saniyesinde beni arayacağı, karakolda olduğumu öğrenirse ortalığı ayağa kaldıracağı, dayımın beni karakollardan toplayacağı, bir de annemin çalıştığımı duyduğunda yakalanacağı "çocuklarına yetemeyen ebeveyn sendromu", elbette ki ne kadar üzüleceği geçti. Prenses leydiye (Monako prensesiydi pardon) "kaçıyoruz" dedim.. "Neee" dedi.. "Karakollaramı düşelim istiyosun peşimden gel" dedim ve hızlıca açtığım sokak kapısından önce ona yol vererek koşmaya başladık. Önde ben arkada bilmemne prensesi ikimizin arkasında kapıcı, ne kadar öyle koştuk bilmiyorum, arada prensesin kolundan daha hızlı koşması için çekiştirdiğimi hatırlıyorum.. En son uzunca bir duvarın arkasında soluklanıyorduk, arkaya gizlice baktığımda kimseyi göremedim, buluşacağımız yerden de baya uzaklaşmıştık.. Sonra gülmeye başladık, ardı arkası kesilmeyen kahkahalar, " hayatımda unutmayacağım bir anı oldu" dedi.. Saate baktım servisin kalkmasına onbeş dakika vardı daha nerde olduğumuzu bile bilmiyorduk, araya araya bulduk herkes oturmuş bizi bekliyorlardı.. Girer girmez patron kaç yaptınız dedi "13" dedim.. Herkesten oooo bravolar tebrikler duymayanların "kaç yapmış" diye sormaları, patronun yüzü güldü " Aferin be dedi" şaşırdım 15 yapsam prim alacaktım onun üzüntüsü vardı ben de, yaşadığımız olayı çoktan mazide bırakmıştım.. Millet o gün 2ler 3lerle kapatmış benden sonra en yüksek yapan 7 yapmış, 5 elemanın yaptığını yapmıştım taa ki bizim prenses bal kabağına dönüşüp "yanlışlıkla askeri siteye girdik, başımıza ne olaylar geldi" diye yumurtlayana kadar.. Patrondan bir güzel fırçayı da yedim tabi tüm servisin içinde, "benim size gösterdiğim apartmanların dışına girmeyin demedim mi" diye söylendi durdu..

Not1: O kız bi daha işe gelmedi tabi ki, geldiği gün de boşuna yorulmuş oldu, elinde neresinden tutacağına bağlı unutulmayacak nur topu gibi bir anısı oldu.. Ben acil mali sıkıntımı giderdim birkaç hafta sonra genç patronun yavşamasından dolayı resti çekip işten ayrıldım, defalarca arayıp özür dilemesine rağmen dönmedim 3 günlük paramı da gurur yapıp onlara bıraktım.. Aradan bir yıl geçti aynı mekanda bardakta mısır satarken tesadüfen gördü, artık her gün ordan geçmeye iş için beni tekrar ikna çalışmalarına başladı ama nuh dedim peygamber demedim.. Birkaç gün sonra bir arkadaşıyla gelip mısır aldılar benden "eylül" dedi. Arkadaşı " O çok bahsettiğin kız var ya o mu" dedi.. Yüzü kızardı nedense, söylenmemesi gereken bir şeyi söylemiş gibi.. Bir sürü kızın patron olduğu için ona asılmasına rağmen, her fırsatta patron matron dinlemeyip laf sokan bir kızdan bir yıl boyunca bahsetmesi, üstüne arkadaşını alıp tanıştırmaya gelmesi beni şaşırtmıştı..

Not2: Türlü maceralar atlatsam da part-time olarak en sevdiğim işti. İnsanları tanıma adına kedime bir çok şey katmış, yolda adres sormak için kırk kere düşünüp insanlardan çekinen ben, karşıma sürpriz yumurtadan oyuncak çıkmasını bekleyen çocuklar gibi kapalı kapıların ardındaki insanlarla çok rahat iletişim kurabilir hale gelmiştim..

2 yorum:

  1. Ben de diş fırçası sattım okurken, ben de bardakta mısır sattım, anket yaptım, dershanelerde üç kuruşa süründüm şimdi zorla da olsa aldığım o diploma sayesinde sadece özel ders vererek yaşıyorum. Diploma da neymiş ki derdim meğer nelere kadirmiş... İnşallah okulu gerçekten de bırakmamışsındır...

    YanıtlaSil
  2. Kız sen bu yazıyı okudun mu ??? Oy kıyamam .. Bu olaylar başımdan geçerken okuduğum üniversiteyi diş fırçalarının hatrına bitirdim :):)

    YanıtlaSil