21 Eylül 2014 Pazar

ZAMANIN MUADİLİ YOK

     Tarihler 2010'u gösteriyordu, AKP iktidara geleli 8 yıl olmuştu, birkaç ay sonra referandumla anayasamızın değişeceğinden habersiz yaşayıp gidiyorduk.. Ankara bir önceki yıla göre daha yumuşak bir kış geçirmişti. Her şeyden önemlisi bana devlet yurdu çıkmıştı ve çok mutluydum. Hayatımda özgürlüğün bu denli önemli olduğunu hatırlatan nadir zamanlardan biriydi. Anneannemin monarşik yönetim anlayışını iliklerime kadar geçirdiği evden kurtulmuş, daha önce yüzlerde kişinin kullandığı, Kıbrıs Barış Harekatını, 80 darbesini görmüş geçirmiş,tepesinde gelenlerin gün saymak amaçlı kullandığı sayısız çentik izi bulunan bir ranzam olacaktı. Üstelik alt katı!

     Ben işte böyle mutlu mutlu yaşarken odamda hıçkırık sesleri yükseliyordu. Mutluluğun, özgürlüğün sarhoşluğundan kurtulduğumda Iraklı oda arkadaşım Azra'nın başına diğer 6 oda üyesinin toplandığını gördüm. Azra'nın gözleri kapalı elleri sımsıkı kilitli titrediğini gördüm. Nispeten yakın arkadaşları onu sakinleştirmeye, durumu anlamaya çalışıyorlardı. Azra'nın titremesi geçti ama bu seferde ağlama nöbetleri bir türlü bitmiyordu. Hiçbirimiz olan bitenin ne olduğunu anlamamıştık, ona yakın iki kızın bakışmalarından anladığım kadarıyla onların da sadece tahminleri vardı. Azra'yı elini yüzünü yıkaması için lavaboya götürdüler zorla. Döndüklerinde erkek arkadaşı Mahmut'tan ayrıldığını öğrendik. Bu sıradan bir ayrılık değildi, kız aşırı üzülüyordu, bıraksalar kendine zarar verecek gibiydi. Olup biteni odanın en yeni üyesi olarak uzaktan izliyordum ama sanki kızı yıllardır tanıyormuş gibi üzülüyordum. Söylememiştim ama içlerinde en çok sevdiğim, en çok kanımın kaynadığı, odadaki herkesle konuşan, beni aralarına almaya çalışan oydu.
   
     Odada herkesin herkese bir gıcıklığı vardı, biri kapıdan çıkar çıkmaz hemen onun dedikodusu yapılırdı. Ama herkes odadaysa birbirlerinin en çok dedikodusunu yapanlar can çiğer kuzu sarması olurlardı. Dedikodu yapmayan tek kişi Azra'ydı. Neyse kızlar Azra'yı odaya getirip ilaç verip yatırdılar, arada ağladığını duyuyorduk ama daha iyi gibi duruyordu. Tam iki hafta wc ihtiyacı dışında o yataktan kalkmadı. Sürekli ağladı, sürekli telefonla Mahmut'a ulaşmaya çalıştı. Ulaştığı zamanlarda da "Niye beni bıraktın, hani o verdiğin sözler hepsi yalan mıydı" deyip durdu. Azra oldukça muhafazakar bir ailenin  kızıydı, yine Iraklı olan Mahmut'la ülkelerine has bir organizasyonda tanışmışlardı. Azra yüksek lisans yapıyordu, Mahmut ise mühendisti. İkisi de bir süre sonra ülkelerine dönecekler evleneceklerdi. Muhafazakar ailelerde kızlarının erkek arkadaşının olması bile kabul edilemezken Azra çok sevdiği için tabularını, geleneklerini,göreneklerini, öğretilerini yıkarak Mahmut'la sevgili olmuş dahası onun evinde kalmıştı. Ailesinin bunu duyması belkide Azra için tamir edilemeyecek şeyler yaratabilirdi. Hem sevdiği için ağlıyor, hem de bu yaptıklarını, göze aldıklarını hatırladıkça dayanılmaz bir acı çekiyordu. Zaten zayıftı, iki hafta içinde daha da zayıfladı. Neşeli, şen şakrak iyilik perisi kız gitmiş, gözlerinin altı ağlamaktan şişmiş, bilekleri incecik kalmış , artık gülmeyen, tebessüm dahi etmeyen bir kıza dönüştü. Zamanla okula gitmeye başladıysa da onu hatırlatan her şey için döndüğünde tekrar tekrar ağlama nöbetleri geçiriyordu yurtta. Gittikleri alış-veriş merkezi, yürüdükleri yol, o yolda birbirlerine söyledikleri.. Bir keresinde neskafe yapan bir arkadaşım paketi bardağa boşaltırken gördüğü "mahmood" yazısına takılmış, bu arap markasını her gördüğünde yine yaşadıkları anıları anlatmaya başlamış bir süre sonra da ağlamaya başlamıştı. Barışmalarını ve Azra'nın iyileşmesini gerçekten çok istemiştim. Daha sonra yurttan okuluma uzak olması gerekçesiyle başka bir yurda geçmek üzere ayrıldım. Azra'yı hiç görmedim. Facebookta arada sırada dini yazılar paylaşırken denk gelmiştim o kadar. Aradan 4 yıl geçti. Azra'yı bugün gelinlikle yanında başka biri mutluluk pozları verdiği fotograflarını gördüm. 4 yıl önce Azra'ya bir gün başka biriyle evleneceğini, çok mutlu olacağını söylesek muhtemelen inanmaz, hatta kızardı. Zaman böyle bir ilaç işte.. Aşk acısına muadili olmayan bir ilaç... Gel gelelim insan o acıyı yoğun olarak yaşadığı zamanlarda bir gün acı çektirdiği kişinin ismini hatırlamakta bile zorlanacağı günlerin olabileceğini kabul edemiyor...

28 Haziran 2014 Cumartesi

Aldatılan kadının affetmesi sezon finali..

     Bu acının ertelenmesiydi, yakınını kaybeden hastanın uyuşturucu iğne vurularak acıyı gelecek zamana aktarmasıydı.. Zamanla adeta dalga geçmekti.. Oysa zaman aşkın acının panzehiri değil miydi? Zamana inanmamanın cezası aynı acının katmerlisini yaşayacak olmaktı..
     Allamm inşallah verdiğim karardan dolayı pişman olmam.. Ama ruh halim tam da böyle ..

27 Haziran 2014 Cuma

Günün anlam ve önemini belirten konuşmayı yapması için AŞK'ı sahneye davet ediyorum..




Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.

     Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. 

     Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." 

     Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.

     Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"

24 Haziran 2014 Salı

Sıçing dı blekbord..

Son iki gündür malların malı gibi, geri zekalıların başkanı gibi, embesillerin heyet temsilcisi gibi, mor çatının daimi, sürekli ultra süper gold üyesi gibi hissediyorum.

Aldatıldım. Evet aldatıldım. Ya evet aldatıldım, Vallahi billahi tillahi, iki gözüm önüme aksın ki, ekmek kamyonu çarpsın ki aldatıldım. Yazarken bile inanamıyor insan, okurken , söylerken , hissederken hele yaşarken... Aldatıldığımı şu siktiğimin beynime anlatırken amına koyduğumun belkileriyle cebelleşmekten yoruldum. Kaset getirseler "montajdır o montaj zaten Denizime Baykalıma da aynısını yapmışlardı" diyebilecek kadar yerlere inen, az daha inse mağma tabakasından ya jeotermal enerji olarak ya da petrol olarak geri dönecek gururuma tecavüz ediyim..





     Yalan söylemek ne kötü. Defalarca aldatılma konusunda "yok aşkım asla aldatmam, aldatan insan da şerefsizdir, insan değildir o" diyen biri tarafından, böyle sarılınca, öpünce , böyle kollarımı morartana kadar sıkıp dakikalarca öyle kalan biri tarafından aldatılmak, böyle sevildiğini hissettiğin biri tarafından aldatılmak.. Vay be! Aldatılmışım ya la.. O defalarca öptüğüm dudağıyla, aldattığı günün akşamına buluşup bana yalan söylüyor, elimle okşadığım yanağı da buna eşlik ediyor, o güldü mü gözlerinin taa içiyle çocuk masumiyetiyle baktığı gözleri de  bu oyuna katılıyor. Mimikleriyle aşkı memnu oynayıp kandırıyorlar el birliğiyle. Ohh ya ne güzel seviliyorum, akşam evime gelince de rahat rahat uyuyorum misss.. O da uyuyor mu acaba rahat rahat.. Ne tuhaf  amına koyim. ne ilginç, ne enteresan, ne garip! Garipsiyorum..

     İki gündür boğazıma bişi takıldı, yutkun yutkun inmiyor kulak burun boğaz doktoruna mı gitsem. Doktorlar bilir kesin teşhisi koyar hemencecik. "Kalbinden başlamış, kontrolsüzce çoğalmış, çevre organlara yayılmış, son evreye gelmiş, bağışıklık sistemin iflas etmesiyle boğazına kadar aldatılmışsın"

                                                                                    Kusucam..

Hayır olayın midemle ne alakası var, duygusal acının fiziksel tepkisi. Bok var sanki tepki veriyor, kalbim zaten bulunan her boşluğuna kalem batırılmış koluyla ayağı yer değiştirmiş , gözüne ruj dudaklarının üstüne bıyık yapılmış oyuncak bebekler gibi. Öyle dağınık, öyle paramparça..

     Bide fotograflarımıza bakıyorum arada.O kadar ikna etmişken beynimi sıçtığımın frontal lobu şu soruyu soruyor "Yani şimdi bu adam mı aldattı beni" .. Evet aldattı. Bana baktığı gibi başkasına baktı, dokunduğu gibi dokundu, öptü belki beni öptüğü gibi, sarıldı mı bana sarıldığı gibi sımsıkı, sonra soyundu belki.. Belki !?! Hala belki  yuh artık hala belki mi yazıyorum!

     Geceleri yarım saatte bir uyanıp telefonda engellediğim halde aramış mı diye bakıyorum. Belki rahatsız etmek istememiştir gece mesaj atmıştır diye gelen mesaj olmamasına rağmen mesaj kutularını kontrol ediyorum.. Çok mantıklı bir bahanesi olabilir belki, yanlış anlamışımdır belki, durum göründüğü gibi değildir , şey olmuştur, şey olmuştur işte anlasana. Söyleyemiyorum ama şey olduğu için böyle yapmıştır. Haksızlık ediyorumdur ben, defalarca özür dilerim ona güvenmediğim için, nasıl böyle yanlış anlarım, hiç mi tanımadım.


     Offfffffff Allah kahretsin..

1 Haziran 2014 Pazar

Dabılyular..

Kimse bana  sevgi sözcüklerini yazarken harf tasarrufu yapan birinin aşkının samimiyetinden bahsetmesin.. O harfi yazmak saniyenin onda birini almayacak oysaki.
Cnm kelimesindeki "a" harfiyle "ı" harfine niye kıyıyorsun durduk yere. Harflerini bu kadar tasarruflu kullanan adam sevgisinde cömert olabilir mi sorarım size ey Türk milleti!  Birinci vazifen özellikle sevgi sözcüklerini yazarken harfleri eğip bükmeden TDK sözlüğünden 5 dakika önce çıkmış haliyle yazman, ikincisi öyle "bol buldum kullanayım madem" deyip kelimelerin sonuna 15 tane "m" harfini kurşuna dizilmiş asker gibi koymaman (koymak ne kadar fonksiyonlu bir kelime değil mi, şimdi düşündüm bunu). Sonuçta o "m" harfinin de bir haysiyeti, onuru, gururu var, lütfen yapma öyle şeyler.. V harfiyle k harfinin çektikleri "pişmiş tavuğun başına bile gelmemiştir" deyimin sözlükteki yan anlam karşılığı. Bkz : pişmiş tavuğun başına bile gelmemek = v harfiyle k harfinin çektikleri.. 9. sınıf dil ve anlatım sınavında çıkar bu deyim sonra anlamı neydi diye otur düşün hindi gibi. Dabılyular kovalasın seni..




26 Nisan 2014 Cumartesi

Bu da oldu...

Ah bu liseliler... Kontrol altına alınmadığında kafesinden kaçmış tavşan gibiler.. Tam "tamam artık rahat edebiliriz" , Özgür'le çıkıyor olmamıza alışmışlardır artık derken yeni bir bomba daha koydular ortaya.. Şu veletlerin yaptığına bak! Fotografımızı (ya da fotograflarımızı) çekmişler.. Güya el eleleymişiz, umarım sadece masum bir görüntüdür, birbirimizle şakalaşırken olur olmadık anda denklanşöre basmamışlardır.. Magazin muhabirlerinden kaçan ünlülere döndük resmen.. Her an her yerde karşımıza çıkmasınlar diye yaptığımız coğrafi hesaplar, 3 yaşından bu yana geliştiremediğim yön bilgime master yaptırdı. Görüşmelerimizin %90 ı "acaba buralarda bizi tanıyan birileriyle karşılaşır mıyız" ı konuşarak geçiyor. Kalan yüzde onunu da bizi görenler ordusuna kimlerin eklendiğini birbirimize aktarmakla.. İnsanlar ilişkilerinin ilk aylarında etrafı görmez biz etrafı kontrol etmekten birbirimize bakamıyoruz..

Yine okulda sıradan bir gün, ders arası beş dakikalık tenefüste dinlenmeye çalışırken , kimyacının bi anda sırıtatak yanıma oturmasına anlam vermeye çalışıyordum ki, hiç lafı eğip bükmeye çalışmadan, "Siz Özgür'le çıkıyor musunuz kız" diye soruverdi.. Fingirdek yengelerin yeğenlerini her fırsatta sıkıştırıp "koca bulup bulmadığını" yoklaması gibi.. Bi anda öğretmenler odasında bunlar konuşulmaya başlayınca çalışmadığı yerden sözlüye kaldırılmış öğrencilere döndüm.. Ne diyeceğimi bilemedim. "Evet çıkıyoruz, birbirimize aşığız, kimseden saklanmıyoruz, bu yaştan sonra liseliler gibi kuytu köşelerde buluşacak değiliz, yakalanınca biz sadece arkadaşız diyecek ünlüler de değiliz, normal insanlarız, bu olayı bu kadar sansasyonel hale getiren mesleklerimizin öğretmenlik olması, mesele öğrencilerin bunu normal kabul etmemesi ama daha önemli bir mesele var ki evli, barklı, üniversite okumuş, topluma yön veren öğretmenlerin de bunu normal kabul edemeyip, nezaketen daha yalnız bir ortamda sorabilecekken öğretmenler odasının ortasında sorması" diyecektim ki cümlenin fazla uzayacağını farkedip sadece "evet, çıkıyoruz" diyiverdim.. Cümlelerim beynimin kıvrımlarından çıkıp ta dudaklarıma kadar gelmişti ki gerisin geriye hepsini tek tek iadeyi taahhütlü olarak gönderdim.. Diğer hocalar gibi bilip de bilmiyormuş gibi davranmak yerine samimi davranarak gelip bana direk sormuş olmasını da takdir ettim..

Bu köşe kapmaca ne zaman son bulacak merak ediyorum..

19 Nisan 2014 Cumartesi

Her nefeste.. (Kitap için isim bile düşündüydüm)

Her şey çok güzel gidiyor, barıştık, aramızdaki sorunları da hallettik sayılır.. Tek sinir bozucu olan şey okuldaki öğrencilerin dersimde magazin muhabirleri gibi  "ilişkinizi biliyoruz" anlamına gelen yarı sırıtmayla karışık hayırlı olsun temennileri.. İki insanın birlikte olması (yani sevgili olması) öğrencilere niye bu kadar şaşırtıcı geliyor anlamıyorum. Meslekten kaynaklanıyor sanırım; hiç bir öğrencinin her gün karşılaştığı dolmuş şoförünün komşularının kızıyla çıkıyor olmasını bu kadar konuşmaz herhalde .. Ya da arkadaşlarının yan sınıfın en yakışıklı çocuğuyla çıkıyor olmasını? Gittikleri kulak burun boğaz doktorunun yeni gelen cildiye doktoruyla çıkıyor olmasını? Evlerine aldıkları temizlikçinin kapıcıyla birlikte olmasını? (şey anlamında değil yanlış şeyler düşünme hemen, nişanlanacak yakında onlar) Ee bizimki niye bu kadar sansasyonel bir etki uyandırdı o zaman. Zannediyorlar ki öğretmenlerin iki modu var
1_ öğrencilikte sürekli ders çalışmak
2_ öğretmen olduktan sonra da ders anlatmak
Diğer insanlarda olan insani özellikler bizim için geçerli değil.. Bunların dışında yaptığımız her aktivite ezber bozuyor nedense, far görmüş tavşan gibi, yeni bir tür keşfetmiş botanikçi edasında inceliyorlar.. İncelemekle de kalmayıp halka arz ediyorlar.. "Hocam geçen gün sizi yürürken gördüm"    !??!! Allahtan yürürken görmüş diyorum içimden.. Koşarken görseydi animallah napardım ben.. Annemle yürüyüş yaparken bizi gören öğrenci benim birileriyle yürüme özelliğime şaşırıp okulda arkadaşlarıyla paylaşma gereği duyuyor.. Hadi bunu ben duymadan yapsa neyse bizde yapardık öğrenciyken "geçenlerde filanca hocayla karşılaştık" gibisinden. Bunlar sınıfın ortasında, sınıfın nadiren en sessiz olduğu, tüm öğrencilerin duyabildiği bir anı yakalayıp "Hocaaam geçen gün sizi yanınızda biriyle yürürken gördüm" , insan ister istemez bi telaşa kapılıyor istemsiz bi " sadece arkadaşız " sözünü söylemek istiyor.. Ama sadece arkadaş değiliz, hem arkadaşım hem annem.. Bu veletler beni annemle yürüyüş yaparken görünce!!! bu kadar şaşırmışlarken bide aralarında Özgür'le el ele görenler var.. Bir aydır tüm dedikodu malzemesi biziz bence, ne bencesi herkesçe.. Tüm okula reklam olduğumuz ve hatta duymayan öğrencinin kalmadığı okulda öğretmenlerin duymamış olma ihtimali yoktur.. Yine de "Yoh yoh siz rahatça takılın gençler biz duymadık, hiç bir öğrenci bize bahsetmedi, biz hiç bir şey bilmiyoruz, hatta neyi bilmediğimizi bile bilmiyoruz" tavırları içimi rahatlatmıyor değil.. Özgür'ün  ben öğretmenler odasında yokmuşum gibi, tanımıyormuş gibi davranması öğretmenlerin kafasını kurcalamıyor değildir. Birinin kulağına eğilip " bu kim yeni gelen matematik hocası mı " dese , öğrencilerin hepsinin olmayan bi dedikoduyu çıkardığına hemen inanabilirler.. Tabi kendileri görmemişse!

1 hafta sonra..

    Bu bana bir haftadır "haftaya birinci ayımız" , "bir ay olmadan ayrılmasak bari"  gibi birinci ayımızı önemseyen cümleler kuruyordu. Bende içimden biraz odun modun ama her erkeğin önemsediği şey faklı demek ki diye geçirmiştim. Bana kalsa bu dandirik günlerin hiç bi önemi yok , önemli olan her günü nasıl geçirdiğin , önemli olan geneli nasıl geçirdiğin.. Çok mutlu olduğum biriyle , zaten ara ara küçük süprizler yapan çiçekler!! alan biriyle vay efendim 14 şubatta neden hediye almadın diye tartışmam.. Ama zaten genelinde kılını kıpırdatmıyorsa tek aktiviteniz dürümcüde tavuk döner yemekse böyle günler acil imdat kapısı gibi ilişkiye heyecan katan, çiftlerin birbirini umursadığını birbirlerine hatırlatan günler oluyor.. İlk bir ay çok önemli bence. O bir ay ilişkinin fragmanı gibi, fragmanı beğenirsen filmi izlersin.. Daha çiçek almadı, ve ben buna fena halde takmış durumdayım. Bugün de almadı, yok bugün de olmadı diye diye bir ay doldu. Botanikçi değilim , çiçeklerle de aram yoktur, en son bir hevesle aldığım saksıdaki çiçeğin 1 haftada solmasına neden olmuştum.. Ama insan önemsendiğini hatırlatacak şeyler istiyo.. Yoksa niye çıkasın ki biriyle, hiç bir değişiklik yok şuan hayatımda, öğrenciler de ikide bir hatırlatmasa bir ilişkim olduğunu unutacağım.. Küçük bi kağıda bi söz yaz onu da kitabımın arasına koy, zor şey mi? Offf içim karardı..
Bende ne saftiriğim, bu birinci ayda sürpriz yaparsa, mahçup olmayayım diye neler araştırmıştım.. İlişkimizi anlatan bir kitap bile yazmayı düşünmüştüm. Onun için yazılmış bizi anlatan bir kitap.. Sonra resmimizin olduğu kalpli bir pasta.. İyiki pastaneye resmi vermedim son anda, yoksa ailecek üzerinde özgürün resmi olan pastayı yemek zorunda kalırdık.. Böyle geçecekse günlerin ayların ne önemi var. Geçsin bir ay geçsin beş ay.. Zaman geçiyor onu durduramayız, önemli olan o zamanın içinde neler yaptığımız.. Yoksa bir bakmışsın 2 yıl geçmiş ama biz olmamışız...